Ödül-Ceza Yöntemi (Aletha Solter’den Notlar)

alethaBir önceki yazımda Aletha Solter’in Çocuğunuza Kulak Verin adlı kitabından ödül-ceza yöntemine ilişkin bazı notlar aldığımı belirtmiştim. Hepimizin kulağına büyükçe küpe olacak notlar bunlar. Ben de ihtiyaç duydukça buradan açıp açıp okuyacağım…

Öncelikle cezanın tanımını yapmış Solter : Ceza, davranışını değiştirmek amacıyla çocuğa karşı takınılan acı verici ya da saldırgan tutumlardır.

Cezaları iki türe ayırmış :

  1. Tokat atmak, dövmek, vurmak gibi yöntemlerle fiziksel acı vermek,
  2. Yalnız bırakmak, tatlı vermemek, akşam masalını anlatmamak gibi yöntemlerle ilgiden mahrum bırakmak ya da özgürlüğünü ya da bazı izinleri elinden almak.

İlk şıkkı kimsenin tercih etmediğini umarak ikinci şık ile yazıma devam edeceğim.

Bugünlerde özellikle anaokullarında ya da şu meşhur TV şovunda (Dadı mıydı neydi?) sıkça karşımıza çıkan bir terim var. Davranışçılar buna “mola” (Timeout) ismini vermiş olsalar da bu yöntem göründüğü kadar masum ve çözüm odaklı değil. Bunun nedenini Solter şöyle açıklamış:

“… Çocuğa bir köşede oturmasını söylemek gibi şiddet içermeyen cezalarda bile, bunu zorla yaptırma sorunu vardır. Çocuk üstü kapalı bir biçimde söyleneni yerine getirmezse daha kötü bir sonuçla karşılaşmakla tehdit edilir.

… Belki de fiziksel şiddete maruz kalabilir. Böyle bir şey hiç yaşanmamış olsa da çocuk bu olasılığın farkındadır ve dolayısıyla daha az şiddetli bir cezaya boyun eğer.”

Cezayı kalın harflerle yazdım çünkü timeout da bir cezadır. Özellikle anaokullarında bu yönteme şiddetle karşı çıkıyorum. Çocuğu soyutlamak, dışlamak, işaretlemek(fişlemek), kendini kabul görmeyen biri gibi hissetmesini sağlamaktan başka hiç bir şey hissettirmez bu yöntem. Üstelik çocuk yaptığı davranışı mı yoksa kendisini mi cezalandırdığınızı bile anlayamaz. Bu ayrımı ancak siz (yetişkin) bilebilirsiniz. Dolayısıyla çocuk kendini sevilmeyen, ilgi görmeyen, dışlanmış biri olarak görür.

timeout

Aynı şey sevgi ve ilginin geri çekilmesinde de yaşanır diyor Solter. Çünkü “…çocuklar son derece kırılgandırlar; bakımları ve hayatta kalabilmeleri yetişkinlere bağlıdır. Yetişkinin onunla ilgilenmemesi ciddi bir kaygıya, kafa karışıklığına ve güvensizliğe neden olabilir. Çocukların, anne-babaları tarafından koşulsuz bir şekilde çok sevilmeye ihtiyaçları vardır.”

Solter, çocukların istenmeyen davranışlarını önlemek için otoriter değil, uzlaşmacı bir yaklaşım sergilemek gerektiğini savunuyor. Aksi taktirde iş güç savaşlarına dönüyor :)

Gelelim ödüllere.

Bu kısıma bir itirafla başlayayım. Günlük yaşantımda Derin iyi bir şey yaptığında artık aferin demeye bile korkar oldum. Aferin budalası bir çocuk yetiştirmek istemiyorum ve aferin diyeceğim zaman kafamda hemen olayın psikolojik boyutlarını inceliyorum. Yani acaba bu yaptığı şey aferinlik bir olay mıydı? Bu gerçekten bir başarı mı?

IMG_6380Mesela yemeğini bitirmesini alkışlamamı istiyor bazen. Sanırım okulda bazı zamanlar güruhu coşturmak için yemeğini bitirenleri alkışlıyorlar. Evde de onu arıyor bizimki. Alkışlamıyorum tabii. Bozuluyor. Yemek yemenin insanların doğal bir ihtiyacı olduğundan ve bunun bir başarı olmadığından bahsediyorum.

Örneklendiriyorum hemen, mesela diyorum çişin geldiğinde hemen gidip yapıyorsun çünkü buna ihtiyacın var. İşte yemek yemeye de ihtiyacın var. Yemeğini bitirmen başarı, bitirmemen de başarısızlık değil ki…

Hemen Aletha Solter’e dönüyorum ve araya yorum katmadan ödülle ilgili notlarını aynen buraya aktarıyorum:

“… Aslında ödüller cezalara çok benzer. Bir kez ödül sistemi kurulmuşsa yanlış davranan çocuğa ödül verilmemesi, çocuk tarafından ceza olarak algılanır.

Ödüller kandırıcı olabilir. Çocuklarımızın davranışlarını ödül sistemiyle denetlerken onlara istediğimiz değerleri aşıladığımızın bir garantisi yoktur.

Ödüller (kardeşler arası) rekabete yol açabilir.

Ödüller geri tepebilir ve amaçlanan etkinin tam tersi bir etki yapabilir. İlginç bir deneyde, bir çizim aktivitesini tamamladıklarında ödül alacaklarını bilen ve bu ödülü alan okul öncesi çocukların, ödül kaldırıldığında çizim aktivitesine ilgilerini kaybettikleri saptanmıştır. Öte yandan hiçbir zaman ödüllendirilmemiş çocuklar, aktiviteye ilgilerini kaybetmemişlerdir (Lepper ve ark., 1973). Ödüllendirilen çocuklar, ödül almak için çabalarken gerçekten neye ilgi duyduklarını unutur ve öğrenme isteklerini kaybederler.

Ödüllerin bir başka dezavantajı da çocukların haz/acı prensibinin peşinden koşmalarına neden olmasıdır…”

Ve gelelim ne yapılabilire,

“…Görevimiz, çocuklarımızın nasıl davranacaklarına karar vermek için kendi kendilerine düşünme ve başkaları onları çekici ödüllerle yönlendirmeye çalışsa da düşünmeye devam etme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olmaktır.

Ne kadar masum görünürse görünsün şekerlerin, televizyonun, çıkartmaların, paranın ve diğer yönlendirici araçların kullanımı çocuklarımıza açıkça başkalarının onların davranışlarını ve hayatlarını kontrol etmesinde bir sakınca olmadığı mesajını verir.

… Anne babalar olarak bizim görevimiz, çocuklarımızı sirk hayvanları gibi yetiştirmek değil, onarın doğal düşünme ve kendilerini yönetme yeteneklerinin gelişmesini sağlayacak biçimde saygılı ve tutarlı davranmaktır.”

Uzunca bir yazı oldu ama çok faydalı oldu diye düşünüyorum.

Sevgiler herkese…

 

 

 

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.